Cinsel sağlığa destek olan doğal ürünler arasında findık özellikle son yıllarda dikkat çekti. Fındığın içindeki l-arginin maddesi cinsel bölgeye giden kan akımını arttırarak cinsel uyarılma ve performansa destek oluyor. L-arginin ayrıca balık, karpuz ve sarımsakta da bol bol bulunuyor. Mercimek, kuru fasülye gibi baklagillerde de bu madde var. Son dönemde Türkiye’de yapılan bir çalışma ise 3 hafta boyunca günde 100 gram antep fıstığı yiyen erkeklerde cinsel performansın arttığını gösteri. Buna ek olarak antepfıstığı trigliserit ve kötü (LDL) kolesterol seviyelerini azaltıyor, iyi (HDL) kolesterol yükseltiyor. Ancak sağlıklı bir cinsel yaşam için bu ürünleri günlük beslenme planınıza eklerken, 2-3 ay boyunca ısrarla devam eden cinsel sorunlarda da doktora başvurmayı ihmal etmeyin. Cinsel sorununuz damarsal, hormonsal ve sinir sistemi kaynaklı bir probleme, kullandığınız ilaçlara veya diğer sağlık sorunlarınıza da bağlı olabilir.
Hareketsiz bir yaşam süren, sağlıksız beslenen, sigara içen ve aşırı alkol tüketen, yoğun stres altındaki genç erkeklerde sertleşme sorunu sık görülüyor. Mesela 1 paket ve daha fazla sigara içen erkeklerde sertleşme sorunu riski %40 artıyor. Testosteron hormonun azalması sertleşme sorunu riskini arttırıyor. Yüksek kolesterol-tansiyon gibi damarsal problemler de sertleşmeyi olumsuz etkiliyor. Şeker hastalarının yaklaşık yarısında 10 yıl içinde sertleşme sorunu görülüyor. Total kolesterol seviyesi 240 civarında olan erkekler 150 civarında olanlara göre 2 kat sertleşme sorunu riski altında.
Aile Sağlığı Araştırma Derneği verilerine göre.
Sertleşme Sorunu yaşayan erkeklerin :
%30'u doktora açılmakta zorluk çektiğinden
%27'si hangi doktora başvuracağını bilemediğinden
%39'u çok maliyetli olacağından
tedaviye girmiyor.
Uzun süreli ilişkilerde iş-aile-okul sorumlulukları, finansal problemler, vakitsizlik, cinsellikte belli bir monotonluğu takip etmek, cinselliği “oldu ve bitti” anlayışla kabul etmek gibi pek çok faktör cinselliği olumsuz etkileyebiliyor.
Cinselliğin sensuality yani duygusal yakınlık kısmı da çok önemli. Son yıllarda 5 ülkede 1000’den fazla çift üzerinde yapılan bir çalışma ilişki kalitesi ve mutluluk için sadece cinsel birlikteliğin değil öpmek, sarılmak ve okşamanın gerekli olduğunu gösterdi.
2004 yılında JAMA (Journal of American Medical Association) dergisinde yayınlanan ve 2 yıl boyunca 35-55 yaş arası 110 obez (vücut kitle endeksi yani kilo/boy² 30’dan fazla olanlar) ve sertleşme sorunu yaşayan erkeği takip eden bir araştırmaya göre:
vücut ağırlığının %10’nunu kaybeden erkeklerin hem sertleşme fonksiyonlarında hem de kolesterol ve kan basınca değerlerinde iyileşme kaydediyor. Yine kadınlarda yapılan çalışmalar da aynı sonuçları destekliyor.
 
KİMLER KULLANAMAZ?
 
   Kısa bir süre önce kalp krizi geçirenler
   İlaçlara rağmen durdurulamayan göğüs ağrısı veya kararsız angina pektoris sorunu olanlar
   Yakın bir zamanda felç- inme, beyin kanaması geçirenler
   Kısa bir süre önce geçici beyin iskemisi sorunu yaşayanlar
   Ağır derecede düşük tansiyon olanlar
   Hipertansiyon sorununu çoklu ilaç tedavileri ile bile güçlükle çözenler
   Ağır kalp yetmezliği nedeniyle tedavi görenler
   Karaciğer ve böbrek yetmezliği bulunanlar
   Retinitis pigmentoza hastaları bu grup ilaçları kullanmamalıdır.
 
1.      Sigarayı bırakın: Sigara içmek, kan damarlarınızı daraltır ve dolaşımı bozar. Kan akımını yavaşlatarak, cinselliğinizi olumsuz yönde etkiler.
2.       Fazla alkol cinsel mutluluğun düşmanıdır: Bir kadeh kırmızı şarap rahatlamanızı ve kaslarınızın gevşemesini sağlarken, fazla miktarda tüketilen alkol ters etki yaratır.
3.       İlaçlara dikkat edin: Birçok ilaç cinsel cevabı olumsuz etkiler. Kan basıncı düşürücü ilaçlardan bazıları, bazı anti-depresanlar, steroidler, ülser ilaçlarının bazıları ve timolol gibi bir kısım beta-blokörler cinsel performansınızı düşürebilen ilaçlardır. Eğer ilaçlarınızın cinsel yaşamınızı hayal kırıklığına uğrattığını düşünüyorsanız, doktorunuza danışmanızda yarar var. 
4.      Biraz yavaşlayın: Haftada 50 saat çalışmanıza neden olan bir iş yaşamınız varsa, kısacası hayatınızı sürekli bir koşuşturma içinde geçiyorsanız önerimiz: Biraz yavaşlamanızdır! Stres karşısında vücudunuz daha erken yaşlanır, ruhunuz dinlenmeye vakit bulamaz ve elbette ki cinsel yaşamınız da kaybolur. En iyi çözüm inanç dünyanızı güçlendirip genişletmeniz, istiyorsanız rahatlama tekniklerinden yararlanmanız, yoga ve meditasyon yaparak ruhunuzu dinlendirebileceğiniz, kendinize vakit ayırabileceğiniz zamanlar yaratmanızdır. Eşinizle yapacağınız kısa yürüyüşler, kitap okumak, konserler ve oyunlar, ılık bir duş en azından günün yorgunluğunu birazcık atmanıza yardımcı olabilir. daha az stres, daha çok sekstir. 
5.      Uykuya önem verin: Yorgun ve uykusuz olduğunuzda seks yapmayın. Uzun bir günün sonunda kendinizi bitkin ve halsiz hissediyorsanız, geriye kalan enerjinizi (!) bu şekilde ve başarısız bir şekilde harcamayın. Kendinize biraz izin verin ve önce biraz uyuyarak vücudunuzu dinlendirin. 
6.      Bazen biraz ara verin: Cinsel yaşamınızda çok hızlı olabilirsiniz. Ancak hiçbir şeyin sizi durduramayacağını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Bir süre sonra cinsel isteğinizin azaldığını hissedebilir ve uzunca monotonluk dönemi yaşayabilirsiniz. Biraz mola vererek cinsel yaşamınızı kontrol altına almayı düşünün. “Mola alma hakkınızı” cinsel yaşamınızda da kullanın.

Dünya genelinde 152 milyon erkek tekrarlayan sertleşme sorunları yaşıyor ve bu rakamın 2025 yılında 322 milyonu bulacağı tahmin ediliyor. 
40 yaşın üzerindeki erkeklerin yarısından fazlasında bu sorunun olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’deki çalışmalarımızda tespit ettiğimize göre, 40 yaş üzerindeki erkeklerde cinsel fonksiyon bozukluğu oranı hafif, orta ve ağır olmak üzere yüzde 70’e kadar çıkmaktadır.

Aile Sağlığı Araştırma Derneği Cinsel Sağlık Danışma Hattı verilerine göre erkeklerde ve kadınlarda en sık görülen cinsel sorunlar şunlar:

Erkeklerde:
sertleşme sorunu,
erken boşalma,
cinsel isteksizlik,
penis estetik sorunları
peniste eğrilik
varikosel
 
Kadınlarda:
cinsel isteksizlik,
orgazm sorunları,
uyarılma ve ilişkiden zevk alamama
ağrılı cinsel ilişki
vajinismus
kızlık zarı

1. Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan cinsel ilişki sonrası genital bölgeleri yıkayarak, duşa alarak veya idrar yaparak korunamazsınız. Bu nedenle cinsel ilişkiye gireceğiniz her sefer lateks prezervatif kullanın. Eğer lubrikant kullanacaksanız su bazlı kremleri tercih edin.

2.Cinsel partnerlerinizin sayısını kısıtlayın.  Ne kadar çok partneriniz olursa cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma riskiniz o kadar fazladır. 

3.Cinsel partnerlerinizi daha dikkatle seçin. Cinsel yolla bulaşan hastalığı olduğundan şüphelendiğiniz biriyle cinsel ilişkiye girmekten kaçının.

4.Cinsel yolla bulaşan hastalığınız olup olmadığını anlamak için düzenli olarak muayene olun. Enfeksiyonunuzu başkasına bulaştırma ihtimalinden kaçının.

5.Cinsel ilişki öncesinde alkol veya uyuşturucu kullanmaktan kaçının. Bu maddeleri kullananlarda prezervatif kullanımı daha azdır.

6.Cinsel yolla bulaşan hastalıkların belirtilerini öğrenin. Hem kendinizde hem de cinsel partnerinizde bu belirtileri gözlemleyin ve arayın. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda bilgi edinin. Bu konuda ne kadar bilgili olursanız kendinizi o kadar iyi korursunuz. 

Türkiye’de vajinismus sorunu yani vajinal kasların cinsel birleşmeye müsade etmeyecek kadar kasılmasıyla cinsel birleşmenin gerçekleşememesi kadınlarda en sık görülen cinsel ağrı sorunu. Ancak pek çok kadın vajinismus haricinde de cinsel ağrı problemlerini yaşıyor. Yapılan çalışmalar kadınların %12-15’inin cinsellikte ağrı ve acı yaşadığını gösteriyor. Bu rakam menopoz sonrasında %45’lere kadar çıkıyor. 

Siz de bu konuda sıkıntı çekiyorsanız bilmelisiniz ki cinsel ağrının ne zaman başladığı, ne kadar sürdüğü, nerede oluştuğu önemli kriterlerdir. Östrojen, total testoteron ve seks hormon bağlayıcı globin seviyeleri uyarılmayı, vajinal dokuların sağlığını ve lübrikasyonu yönlendirir. Bu nedenle öncelikle hormonsal değerlerinizin kontrol edilmesi gerekebilir. Diğer bir nokta vajinal bölgedeki enfeksiyon veya allerjik durumlardır. Vajinal kasların aşırı çalışması, endometrioz gibi jinekolojik sorunlar, depresyon gibi psikolojik sebepler, pelvik bölge cerrahisi veya travması sonrasında da cinsel ağrı sorunu yaşayabilirsiniz. Önemli olan ağrı yaşamanıza sebep olan ana fakörün belirlenmesi ve tedavinin uygulanmasıdır. Unutmayın, cinsel ağrı yaşayan pekçok kadın bir süre sonra cinsel isteksizlik de yaşayabiliyor. Bu nedenle vakit kaybetmeden cinsel tıp konusunda deneyimli bir hekime başvurun.  
 
Prof. Dr. Halim Hattat son araştırma sonuçları ile cinsel sağlığın özellikle çiftlerin beraberce ele alınmasını gerektiren bir konu olduğuna işaret ediyor. Cinsel Sağlık, çiftlerin beraberce ele alınmalarını gerektiren, bir partnerde görülen problemin diğerinde de sorunlara yol açtığı ve çiftin yaşam kalitesini son derece etkileyen bir konu.Prof. Dr. Halim Hattat klinik çalışmalarının da bu araştırma sonuçlarını desteklediğini söylüyor. Prof. Hattat şöyle örnek veriyor:

Örneğin, e
rkekte sertleşme ya da erken boşalma sorunu olması durumunda, kadın hiç orgazm yaşayamadığından, sevişme eylemi, zamanla kadın için anlamsızlaşıyor ve isteksizlik başlayabiliyor. Ya da kadında vajinusmus hastalığı, cinsellik esnasında ağrı duyma gibi sorunlar olduğunda erkekte de bir süre sonra cinsel problemler görülüyor. Ayrıca her ne kadar cinselliği yoğun yaşayan tarafın erkek olduğunu düşünsek de pek çok evlilikte seksten kaçan taraf erkek olabiliyor. O kadar çok konuşmayan kadın var ki, evliliklerinde kocalarının sekse ilgili olmamasının sıkıntısı içinde.
Çalışmalarımız erkekte sertleşme yada erken boşalma probleminin kadında cinsel tatmini neredeyse yarı yarıya azalttığı gösteriyor. Ancak daha önemlisi erkek cinsel sorun yaşadığında kadın suçu kendinde arayabiliyor. Kendine güveni azalıyor. “Beni aldatıyor mu” veya “Beni artık beğenmiyor” diye düşünebiliyor. Çalışmalarımızda 10 kadından 5’inin çekiciliğini yitirmiş hissettiğini bulduk. 
Erkekler bir defalık başarısızlıkta “tekrar yaşar mıyım?” endişesiyle mahçup olup eşlerinden uzaklaşıyor.
 
Yani hem kadın hem de erkek birbirlerini yanlış değerlendirebiliyor. Duygu ve düşüncelerin açıklıkla ifadesi çok önemli. Kadın eğer erkek cinsel sorunlarının sadece strese ve psikolojik etkenlere bağlıyorsa eşi ile iletişim kurmuyor. Erkekler de ihtiyaçları olan yardımı almaya daha az yatkın oluyor. Yani kadın etkileniyor ancak eşiyle konuşmazsa sorunun çözümü daha güç oluyor. Biz bu durumda kadın ve erkeğin oturup birbirlerine samimiyetle hislerini, düşüncelerini anlatmasını ve çözüm yolu aramasını öneriyoruz. Biz cinselliğin çiftlerin problemi olarak ele alma taraftarıyız. Böyle bir durum varsa hastaları eşleriyle birlikte dinliyor ve çözüm önerileri getiriyoruz.  
Son dönemde yapılan bazı araştırmalar karpuzun içindeki bazı maddelerin cinsel problemlere yardımcı olabileceğini gösterdi.

Karpuzun içindeki “citrulline” denilen bir madde vücutta “arginin” denilen başka bir maddeye dönüştürülüyor. Arginin de damar genişlemesine yardımcı olan “nitrik oksit” denilen bir maddenin üretiminde kullanılıyor. Nitrik oksit özellikle sertleşme problemleri olanlara yardımcı oluyor. Uzmanlar yine de karpuzun sertleşme sorununun çözümü gibi algılanmaması konusunda uyarıyorlar. 

Sertleşme problemi gibi bir cinsel sorun yaşıyorsanız mutlaka ve sadece doktorunuza başvurmanız gerektiğini hatırlatalım. Doktorunuz cinsel probleminize yol açan fiziksel ve psikolojik faktörleri inceleyecek ve size uygun bir tedavi önerecektir. Eş-dost-komşu tavsiyesiyle kullanacağınız ilaç ve diğer maddelerin size faydadan çok zarar getireceğini, çoğu zaman probleminizi çözmeyeceğini de hatırlatalım.
Cinsel sorunların organik ve psikolojik nedenleri olabiliyor. Ancak gözardı edilen önemli bir faktör de sosyal nedenler.
Çocuk doğumu sonrası yeni ilişki düzeni ve cinsel hayata adapte olmak, aile yakınlarının sağlık sorunları, iş-okul-eve dair problemler, günlük koşuşturmaca ve stres, cinsel isteği, uyarılma ve orgazm süreçlerini olumsuz etkiliyor. Son dönemde Asya-Pasifik Cinsel Sağlık Araştırması da sosyal faktörlerin cinsel sağlık üzerindeki etkilerini gösterdi. Çalışmada erkeklerin sadece %41’, ve kadınların %34’ü cinsel hayatlarının tatminkar olduğunu belirtti. Cinsel tatmin özellikle aile sorunlarında, ilişki çatışmalarında, çocuklara dair problemlerde ve finansal zorluklarda azalıyor. Ayrıca stres, cinsel istek ve uyarım için gerekli hormonları da düşürüyor. Bu nedenle hayatınızdaki stres kaynaklarını dikkatle inceleyin. Eşinizle mutlaka konuşun. Gerekirse, bir uzmana başvurun. 
PERFORMANS DOSTU 3 BİTKİ!
 
Zencefil:  Zencefilin sindirim sistemini rahatlattığı, kolesterolü azalttığı ve vücudu yaşlandıran serbest radikallerle savaştığı  biliniyor.  Zencefil ayrıca kanı incelttiğinden kan akışını hızlandırıp, performansı destekliyor.  Hem çay olarak, hem de yemeklerinize ekleyerek kullanabilirsiniz.
 
Zerdeçal: Zerdeçalın içinde kurkumin, tüm yaşlanma uzmanlarınca tavsiye edilen önemli bir antioksidandır.  Bu maddenin damarları kuvvetlendirdiği, kan şekerini düzenlediği biliniyor.  Cinsel bölge damarları özellikle yüksek şeker-kolesterol-tansiyon üçlüsünden çok hızlı etkilendiğinden, zerdeçalı mutlaka beslenmenize ekleyin.
 
Karanfil: Aromatik kokulu bu bitki Türk mutfağında çok sık kullanılıyor.  Fiziksel ve zihinsel yorgunluk ile vücudun stres cevabını azaltmasının yanı sıra kan akışını da hızlandırarak performansa destek olur.  
Kalp krizi, by-pass veya anjiyo operasyonları sonrasında pek çok hasta cinsellik yaşamaktan çekiniyor. Yapılan araştırmalar, ciddi bir kalp rahatsızlığı sonrasında kadın ve erkeklerin yüzde 54'ünün cinselliğe geri dönmediklerini gösteriyor.

EGZERSİZ FAYDALI OLUR
Amerikan Kalp Birliği, konuyla ilgili ilk defa resmi bir açıklamada bulundu. Birlik; kalp hastalıklarının çoğunda cinsellikten kaçınmanın gerekli olmadığını belirtti. Kalp hastalığı konusunda şikayetleri olanların ise hekime başvurmaları öneriliyor. Egzersiz ile kalbi güçlendirmek, güvenli cinsellik için de çok önemlidir. Kalp-damar sorunları, kalp yetmezliği, kalp kapak sorunları, aritmi gibi problemlerde; cinselliği bitirmek yerine yeni bir cinsel rutin oluşturmaya çalışmalısınız. Endişe, depresyon, performans kaygısı gibi şikayetlerinizi de doktora bildirmelisiniz.
Menopoz döneminde meydana gelen hormonal değişimler, başta cinsel istek olmak üzere tüm cinsel fonksiyonlarınızı etkileyebilir. Aynı dönemde yaşanan, emeklilik gibi değişimler de siz fark etmeden cinselliğinize sekte vurabilir.

ÜMİTSİZ OLMAYIN
Ancak menopoz, endişe duyulduğu gibi kadın cinselliğinin sonu değildir. Son yıllarda bu konuda yapılan bir dizi çalışma var... Kısa süre önce, Amerika'da menopoza giren 806 kadını inceleyen yeni bir araştırmaya göre; kadınların yüzde 61'i cinsel hayatlarının eskiye göre daha tatminkar olduğunu belirtiyor. Beşte dördü cinsel isteksizlik yaşamasına rağmen, neredeyse yarısı orgazm yaşayabiliyor. Dolayısıyla ümitsizliğe kapılıp seks hayatınızı olumsuz etkilemeyin. Devam eden, ciddi bir problemde ise mutlaka Hattat Klinik uzmanınıza danışın.
Hattat Cinsel Wellness Departmanı Sağlıklı bir yaşam tarzı ve kaliteli bir cinsel yaşam arasında çok yakın bir ilişki olduğunun altını çiziyor. Cinsel sağlığı etkileyen damarsal, hormonsal ve sinirsel sistemler beslenme düzeninizden, aktivite seviyenizden, kilonuzdan, sigara-alkol tüketiminizden ve stres miktarınızdan yakınen etkilenir. Yüksek kolesterol, şeker ve tansiyon vücudun en küçük damarlarından olan cinsel bölge damarlarında yetersizliklere yol açabilir. Kilo fazlalığı ve stres hormon seviyelerini düşürebilir. Sigara ve alkol cinsel uyarılmayı azaltabilir. Hatta çoğu zaman sağlıksız bir yaşam şeklinin ilk belirtileri kalpten, beyinden önce cinsel sorunlarla ortaya çıkar. Amerika’da Duke Üniversitesi’nde yapılan ve Amerikan Üroloji Birliği’nin yıllık toplantısında açıklanan yeni bir çalışma da özellikle egzersiz seviyelerinin cinsel performans için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha vurguladı. 178 sağlıklı erkek üzerinde yapılan bir çalışmaya göre hfatanın 4 günü, orta şiddette 30 dakika yürüyüş yapan erkeklerde cinsel fonksiyon sorunları, daha az egzersiz yapanlara göre yaklaşık %65 daha az görülüyor. Egzersiz hem cinsel bölgeye giden kan akımını arttırarak daha kolay uyarılma sağlanmasına yardım ediyor, hem de stres hormonlarının yaşla azalan hormon seviyelerini düşürmesini önlüyor. Ayrıca egzersiz yapan kişiler daha fazla özgüven ve tatminkar bir vücut imajına da sahip oluyor. Bu nedenle kaliteli bir cinsel hayat için egzersizden vazgeçmeyin.
Cinsel endişe yaşayan pek çok erkek hiçbir hekim tavsiyesi olmadan performans ilaçlarını kullanarak bu duruma çözüm getirilmeye çalışıyor. Ancak bu ilaçlar yoğun cinsel endişe durumunda işe yaramayabiliyor.  Bu durumda erkek "Bu bile işe yaramadı" diyerek daha büyük bir bunalım yaşıyor.  Bazen biz de gerekli incelemeleri yaptıktan sonra bu tip ilaçları özel doz ve kullanım şekilleriyle performans endişesinde çok kısa bir süre tavsiye edebiliyoruz.  Ancak hekim önerisi olmadan, size özel doz ve kullanımı öğrenmeden kullanacağınız ilaçların şikayetlerinizi azaltmak yerine kalıcı cinsel sorulara yol açabildiğini bilmelisiniz. Geçtiğimiz sene Journal of Sexual Medicine’da yayınlanan ve 1207 erkeği inceleyen bir araştırmaya özellikle üstün bir cinsel performansı hedefleyerek ilaç kullanan genç erkeklerde sertleşme sağlama ve sürdürme konusunda özgüvenin azaldığını ve cinsel ilişkiden alınan tatminde büyük bir düşüş olduğunu gösterdi.   Öyle ki bu sorunlar bir süre sonra kalıcı sertleşme problemine dönüşebiliyor. Özellikle genç erkeklerin kendilerine  fiziksel ve psikolojik olarak yıpratıcı hedefler koymamaları ve bir uzmana danışmadan ilaç kullanmamaları büyük önem taşıyor.
ERKEKLER HAYDİ SPORA!
Sporun cinsel fonksiyonlar üzerinde sayısız faydası var.  Öncelikle düzenli egzersiz damar sağlığını destekliyor.  Penis damarlarının erkek vücudundaki en küçük damarlar arasında olduğunu düşündüğünüzde bunun önemini anlayabilirsiniz.  Vücutta genel damar sağlığı iyileştiğinde penis damarları da kuvvetleniyor, peniste sertleşmeyi sağlayan dokular iyileşiyor.  Sonuç daha uzun, daha kaliteli bir sertleşme!  Üstelik spor yapan erkeklerde vücut yağı düştüğünden seks gücünü sağlayan testosteron hormonu da yükseliyor.  Kemik-eklem sağlığı, denge, koordinasyon ve kondisyon iyileştiğinden sekse daha yüksek bir performans sergilenebiliyor.   Egzersiz sayesinde erkekler vücutlarına daha fazla güveniyor ve bu özgüven cinselliğe de yansıyor.
BU ETKİ KANITLANDI
Bu etkilerin hepsi bilimsel çalışmalarla destekleniyor.  Biz de kliniğimizde yıllardır erkeklerin fizik aktivite seviyelerini, günlük adım sayılarını, aktivite şiddetlerini, hareketsiz-hareketli geçirdikleri süreleri cinsel fonksiyonlarıyla karşılaştırıyoruz.  Hatta bu sonuçları Avrupa'da bile sunduk.  Sonuçta şunu gördük:  Hareket seviyesi düştükçe erkeklerin hem testosteronu hem de sertleşme fonksiyonu azalıyor.  Daha aktif, fit, dinç, enerjik erkekler tüm vücut fonksiyonlarında olduğu gibi cinsel güçte de artış yaşıyor. 
 
CİNSEL ZEKASI YÜKSEK BESİNLERDEN FAYDALANIN!
  • Kerevizi unutmayın: Kereviz, “androstenone” ve “androstenol” gibi iki hormon öncüsünü daha çok salgılamanızı sağlıyor. Bu hormon öncüleri sizin daha çok cinsel arzu duymanızı sağlayan çeşitli sinyaller oluşturuyor. Kereviz; kalorisi düşük, posası yüksek bir besindir.  Kış mevsiminde kerevizi bolca tüketin!
  • Ceviz, badem ve fındıktan yararlanın: Sigara, hava kirliliği ve diğer toksinler sperm sayısının azalmasına yol açabiliyor.  Bu toksinlerle daha çok badem, fındık ve ceviz yiyerek savaşabilirsiniz. Bu üç besin sperm sayısını ve hareketliliğini arttırmaya yardımcı olan E vitamini ve selenyumdan zengindir.
  • C vitamini sadece gribi önlemez:  Kış meyveleri portakal, greyfurt, mandalina C vitamini ve bioflavinoidlerden oldukça zengindir.   Teksas Üniversitesi araştırmacıları günde en azından 200 miligram C vitamini alan erkeklerin daha yüksek sperm sayısına sahip olduklarını belirtmiştir. C vitamininin sadece nezle ve gripten korumadığı anlaşılıyor.
Erkekler her zaman ve sürekli cinsel istek duymazlar. Hormonlar, hastalıklar, ilaçlar, duygular, düşünceler, ilişkiye dair nedenler,  sigara-alkol kullanımı ve stres gibi birçok faktör cinsel isteği azaltabiliyor.  Bir erkeğin cinsel isteksizlik yaşaması her zaman eşinden soğuduğu anlamı da taşımıyor. Ancak her erkek hayatın getirdiği sorunlardan dolayı veya geçici sebeplerle dönem dönem cinsel isteksizlik yaşayabiliyor. Bu durum ısrarlı bir şekilde devam ediyorsa isteksizliğe neyin yol açtığını anlaması için doktora başvurulması gerekiyor.  
Yapılan çalışmalar yaklaşık 10 çiftten birinin aseksüel evlilik yaşadığını gösteriyor.  Bunu hiç seks yapmamak gibi düşünmeyin. Yılda 10 defadan az seks yapılan bir ilişki de bu kategoriye giriyor.  Bu durumda çiftin cinsel iletişimi, ilişki kalitesi, evlilik uyumu ciddi şekilde etkileniyor.  Çift cinsel açıdan giderek uzaklaşıyor.  Eğer aseksüel bir evliliğiniz varsa sorunu ciddiye alın.  Erkekte sertleşme sorunu, erken boşalma, testosteron düşüklüğü, kadında orgazm problemi, cinsel ağrı ve cinsel isteksizlik seks sıklığını düşürebilir.  Bir uzmana başvurarak önce hormonsal, damarsal ve sinir sistemiyle ilgili incelemeler, ardından psikolojik ve ilişkisel faktörlerin incelenmesiyle işe başlayın.  Gereken medikal tedavi ardından sizi daha keyifli, tatminkar ve düzenli bir seks hayatına kavuşturacak tüyoları alın.
Penis Ütüsü olarak bilinen ESWT (Extracorporeal Shock Wave Therapy) spontan cinselliği arttıran ve sertleşme kalitesini güçlendiren en son teknolojili bir tedavi yöntemi.  Bu tedavide yaşanan sağlık sıkıntıları, şikayetleri ve önleyici hedefler belirlenerek cinsel damarların, sinir sisteminin, penis dokusunu destekleyen kollajen ve elastinin yenilenmesi sağlanıyor.  Var olan damarsal yetmezlik, sinir ileti kusurları ve cilt yaşlanması geri dönüştürülüyor.  Yüksek enerjili şok dalgalar özellikle orta yaş ve üzerinde oluşabilecek prostat enfeksiyoinu, kronik pelvik ağrı, cinsel ağrı, cinsel fonksiyon sorunları ile cilt yaşlanmasını hedefleyerek tedavi ediyor. 
Son yıllarda sertleşme sorununda artık ilaç veya cerrahi gerektirmeyen tedaviler de geliştirildi.  Bunlar arasında yüksek enerjili şok dalga tedavisi büyük yankı uyandırdı.  Bu tedavide ultrasona göre 10 kat yüksek enerji cinsel bölgeye uygulanıyor.   Yüksek enerji dalgaları peniste yeni damar gelişimini sağlıyor, sinir sistemini destekliyor, cilt dokusunu tazeliyor.  Bu yönüyle bu tedavilere penis ütüsü de deniliyor.  Kalp-damar problemi veya şeker hastalığı olan, yüksek tansiyon-kolesterolü bulunan, kalp krizi geçirmiş veya sigara içen erkeklerde özellikle başarılı sonuçlar alınıyor. Özellikle sertleşme sorunuyla ağrı yaşayan hastalarda %85’e varan oranda iyileşme yaşanıyor.  Yine sertleşme sorunu için ilaç kullanmak istemeyen kişilere de alternatif sağlanıyor.    Tedavi sırasında ve sonrasında ilaç kullanmak gerekmiyor, ciddi bir yan etki yaşanmıyor.  Son yaptığımız çalışmalar -ki bunları son Avrupa kongresinde de sunduk- hem hastaların hem de eşlerinin tedavi sonrasındaki cinsel yaşamlarından oldukça mutlu olduğunu gösteriyor. 
 
İLİŞKİ TEDAVİSİNİ UNUTMAYIN!
Performans sorununun  hasta ve partnerlerini bedenen, zihnen ve ruhen yıprattığı biliniyor. Uzun süre bu sorun nedeniyle aktif bir cinsel yaşamdan uzak kalan çiftlerde öfke, hayal kırıklığı, güven eksikliği yaşanabiliyor.  Bu nedenle sadece performans sorununu tedavi etmek yeterli olmayabiliyor. İlişkinizdeki çatışmaları, kırgınlıkları, yanlış anlamaları, öfkeleri çözmeniz, eşinizle yakınlaşmanız, onunla tekrar mutlu bir iletişim kurmanız işte bu yüzden çok önemli.  Son çalışmalar, medikal tedavilere ek olarak bu şekilde psikolojik ve ilişki desteği almanın çok daha başarılı sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Ayrıca depresyon-endişe yaşıyorsanız veya cinsellikte başarılı olamayacağınıza inanıyorsanız da mutlaka bir destek almanızı öneriyoruz. Böylece hem de ilişkinizi kuvvetlendirebilir hem de kendinize güveninizi ve tedavi başarısını arttırabilirsiniz. 
Dr Ece Hattat son dönemde 75-95 yaşları arasında yaklaşık 3000 erkeği inceleyen bir çalışmanın yaşlılık yıllarında da cinselliğin devam ettiğini gösterdiğini  söylüyor. Araştırmaya göre her 5 erkekten biri cinselliği çok önemli buluyor. Her 3 erkekten biri son 12 ay içinde cinsellik yaşadığını belirtiyor. 10 erkekten 4’ü hayatlarında daha fazla cinsellik olmasını arzuluyor. Bu çalışmanın, daha önce  bu konuda yapılan araştırmaları desteklediğini belirtelim. 
İlerleyen yaşlarda bilmeniz gereken nokta cinselliğinizde oluşacak değişimlerdir. Kadınlarda östrojen, erkeklerde ise testosteron hormonunun düşmesi cinsel istek ve performansta azalmaya sebep olabilir. Bu fiziksel değişikliklerin cinsel hayatın bittiğine dair bir işaret olarak algılanması da cinsel hayatı olumsuz yönde etkiler. Kalp sorunları, eklem hastalıkları, şeker, yüksek tansiyon gibi diğer sağlık problemleri de cinsel hayatınız konusunda sizi endişelendirebilir. İstek, uyarılma, orgasm, sertleşme ve boşalma ile ilgili cinsel fonksiyonlarda sorun yaşayabilirsiniz. Ancak tüm bu değişiklikler cinsel hayatınızın bittiği anlamına gelmez. Burada önemli olan eşinizle doğru bir iletişimde bulunmanız ve cinsel bir probleminiz varsa vakit kaybetmeden uzman bir doktora başvurmanızdır. Unutmayın, cinsellik sadece gençlere özgü değildir.
Prostat hastalıkları kısaca prostatın iyi huylu büyümesi, prostat iltihapları ve prostat kanseri sık idrara çıkma, kesik kesik idrar yapma, mesaneyi tam boşaltamama hissi, gece idrara kalkma, idrar yaparken zorlanma, ani idrara çıkma ihtiyacı gibi yakınmalara yol açarak cinsel yaşamı olumsuz yönde etkiliyor. İdrar sorunu yaşayan erkek, bunun beraberlik esnasında olmasından çekinerek cinsellikten soğuyabiliyor ve cinsel istek problemleriyle karşılaşabiliyor.  Başarılı olamayacağı endişesi ile performans anksiyetesi  geliştiren erkek ,sertleşme sorunları yaşayabiliyor. Erken boşalma sorunu da prostat hastalıklarında sıklıkla görülüyor. Prostat hastalıklarının bazı radikal tedavileri de cinsel sorun yaratabiliyor. Bu nedenle prostat hastalıkları tedavilerinde en önemli nokta, mümkün olduğu kadar cinsel fonksiyon sorunlarına yol açmayan tedavilerin tercih edilmesi. Günümüzde tedavi yöntemine karar verilirken, tedavinin cinsel fonksiyona zarar vermemesi hususu da önemle değerlendiriliyor.  
Prostat kanseri, özellikle orta yaş ve üstündeki erkekleri etkiler. Anne veya baba tarafında prostat kanseri varsa, riskiniz bir hayli artar. İyi haber ise erken tanı ile bu kanserin tedavi başarısının oldukça yüksek olmasıdır. Prostat muayenesi, PSA gibi laboratuvar tetkikleri ve gerekirse ileri inceleme yöntemleri ile prostat sağlığınızı koruyabilirsiniz. Son dönemde Duke Üniversitesi'nde yaklaşık 6 bin 500 erkek üzerinde yapılan bir çalışmada kalp damar hastalıklarının prostat kanseri riskini yüzde 75 artırdığı tespit edildi. Dolayısıyla sağlıklı bir beslenme planı ve düzenli egzersiz ile prostat kanseri riskini de azaltabilirsiniz
Kalsiyum konusunda birbiriyle çelişen çalışmalar bulunuyor. Ancak son dönemde yaklaşık 600 erkeğin, üç yıl boyunca takip edildiği bir araştırmaya göre; kalsiyumun, prostat kanserine karşı koruyucu etkisi var. Dolayısıyla 51-70 yaş arasında total kalsiyum alımının yaklaşık bin mg., 70 yaş üzerinde ise bin 200 mg. civarında olması gerekiyor. 1 bardak yoğurtta 260 mg., 1 bardak sütte 240 mg., 2 dilim beyaz peynirde 125 mg. , 1 porsiyon ıspanakta 214 mg., birer adet muz ve kivide 100 mg. kalsiyum bulunur. Beslenmenize ek olarak kalsiyum almak istiyorsanız, önce Hattat Klinik ekibine danışın.
Yaşlı erkeklerin korkulu rüyalarından biri haline gelen prostat kanserinin en önemli risk faktörü yaşlanma. Yaş ilerledikçe prostat kanseri daha sık görülüyor. Özellikle yaşı 80’i geçen her iki erkekten birinin prostat kanserine yakalanma olasılığı yüzde 100’e yakın. Kalıtım bu kanserde de önemli. Birinci derecede yakınlarında prostat kanseri olan erkeklerde olasılık daha fazla. Ailede prostat kanseri olan kişi sayısı arttıkça, ayrıca hastalığın görülme yaşı düştükçe olasılık riski yükseliyor. Prostat kanserinin, şişman, çok fazla et, doymuş yağ ve alkol tüketenlerde de sık görüldüğü biliniyor. Hastalığın başlıca belirtileri şunlar:
  • İdrar yapmada güçlük
  • Geceleri daha sık idrara kalkma zorunluluğu
  • Kesik kesik idrar yapma
  • İdrardan kan gelmesi
  • Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları
  • Bel ve sırt ağrıları


Araştırmalar fazla miktarda et ürünleri tüketmenin prostat kanseri riskini arttırabileceğini gösteriyor. Ayrıca, prostat kanseri yüksek erkeklerin, kalsiyum haplarını kullanmaya başlamadan önce doktorlarıyla görüşmeleri gerekiyor. Yüksek dozda kalsiyum ihtiva eden kalsiyum desteklerini kullananlarda prostat kanseri riski yükseliyor. Bu durum özellikle düzenli multi vitamin hapı alan erkekleri ilgilendiriyor. Kalsiyum muhtevası yüksek vitamin desteklerini erkeklerin uzun süre kullanmaması tavsiye ediliyor. Yine bir başka önemli risk te obesite.Obez erkeklerde prostat kanseri riski artıyor. Eğer prostat kanseri bakımından riskli biriyseniz aşağıdaki öneriler işinize yarayacaktır.
 
  • Daha sık ve bol domates ve domates ürünü yiyin. Domates suyu için.
  • Keten tohumu içeren desteklerden uzak durun.
  •  Kırmızı eti azaltın.
  • Gereksiz yere kalsiyum hapı kullanmayın.
  • Yüksek dozda kalsiyum içeren çoklu vitamin desteklerini (multivitamin) almayın.
  • Aktivitenizi artırın.
  • Sağlıklı kilonuzu koruyun.
  • Günde 2-3 bardak yeşil çay için.
  • Selenyum ve Saw Palmetto içeren desteklerden faydalanmayı da düşünebilirsiniz. Bu destekleri de doktorunuza sormadan kullanmayın.
Yeni teşhis konmuş bir prostat kanseri hastasıysanız; tüm hayat tarzı değişimleriyle ilgili hekiminize danışmalısınız. Bununla birlikte, düzenli egzersizin prostat kanseri üzerinde olumlu etki sağladığını da bilmelisiniz. 60 yaşının üzerinde olan ve yayılmamış prostat kanseri hastası olan yaklaşık 1500 erkek üzerinde gerçekleştirilen yeni bir çalışmada; haftada üç saat tempolu yürüyüş yapmanın, hastalığın ilerlemesini yavaşlattığı tespit edildi. 31 ay boyunca devam eden araştırma; düzenli tempolu yürüyüşün, prostat kanseri yayılımını yaklaşık yüzde 60 oranında gerilettiğini ortaya çıkardı.

KALBE DE İYİ GELİYOR 


Ancak burada söz konusu olan; kan dolaşımını hızlandıracak kadar yüksek tempoda egzersizdir. Tempolu egzersiz yapmak istiyorsanız; sadece prostat kanserini değil, kalp ve damar sorunları, astım, akciğer hastalıkları gibi diğer risklerinizi de gözetmelisiniz.
HIFU (High Intensity Focused Ultrasound - Yüksek Yoğunlukta Konsantre Ultrson), prostat kanseri tedavisinde non-invaziv metodların getirdiği avantajları içeren yeni ve etkili bir seçenek oluşturuyor.
 
Dünyada 119 merkezde 10900’den fazla hastada uygulanan bu tedavi, yayılmamış, lokalize prostat kanseri hastalarında, özellikle de erken (T1-T2) evrelerde bulunan ve yaşları, genel durumları ve taşıdıkları rahatsızlıkları nedeniyle prostatektomi için uygun olmayan hastalara ya da veya cerrahi girişime alternatif arayan hastalara öneriliyor. Bir seferde uygulanan bu etkin tedavi gerektiğinde tekrarlanabiliyor. Çok kısa hastanede yatma süresi ve düşük komplikasyon riski ile tercih ediliyor. Ek olarak bu tedavi yöntemi radyoterapi sonrası kanseri tekrar eden hastalarda da etkin olarak kullanılıyor.

Günümüzde birçok hastane Ablatherm HIFU ile yapılmış beş ila yedi yıllık klinik sonuçlara sahip. İlk defa Avrupa’da Şubat 1993’te ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Haziran 1999’te uygulanmış olan bu tedavi ile Kasım 2006 itibarı ile 119 merkezde 10900’den fazla hasta bu yöntemden faydalanmış. Avrupa’da yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlar lokalilize prostat kanseri hastalarının 92%’sinde Ablatherm-HIFU tedavisinden sonra negatif biopsi sonucu ve stabil PSA düzeyleri elde edildiğini gösteriyor. 

HIFU ile Prostat Kanseri Tedavisinin Avantajları:
-Etraftaki organlara hasar vermeden kanser dokusuna müdahele edilebilmesi
-Radyasyonun zararlı etkilerine maruz kalınmaması
-Hastanede kalma süresinin kısa olması
-Tedavi spinal anestezi altında bir seferde sonuçlandırılması ve gerektiğinde tekrar edilebilmesi
-Eksternal radyoterapi sonrası lokal nükslerin tedavisine olanak tanıması
-Tedavi herhangi bir nedenle tamamlanamazsa diğer alternatif tedavi yöntemlerine geçişe olanak tanıması 

Prostat her erkekte özellikle 40-60 yaş arası büyüyen, spermin iletilmesine yardımcı olmak fonksiyonunda olan bir cinsel fonksiyon bezidir. Her erkekte bu beze ihtiyaç vardır. Vücuttaki normal hormonal değişikliklere bağlı olarak büyümesi ile birlikte idrar yoluna yapılan baskı ile idrar yapamamaya yol açar ve klinik bulgu verir. Bir kısım hastada cerrahi müdahale gerektirir. Tedavisi hastanın şikayetlerine göre uygulanır. Prostat büyümesi ya da tıbbi terimi ile Benign Prostat Hiperplazisi (BPH), yani prostat'ın kanser olmayan büyümesi olarak isimlendirilen bu durum aslında hemen tüm erkeklerde meydana gelirse de erkeklerin ancak 1/3'ünde tedavi gerektirecek ölçüde tıkanıklığa yol açar.

Fizyolojik olarak büyümeyi önlemek mümkün değil. Bu büyümeyi durduracak ilaçlarla ilgili araştırmalar devam etmektedir. Prostatik obstrüksiyon yapmış hastalarda yani idrar yolundaki baskıyı hafifletmek için şikayetleri önlemek adına bir müddet, prostat adalesini gevşeterek etki eden ilaçlar kullanılır. Ancak bu kesin tedavi değildir. Hastanın muayenesi, laboratuar tetkikleri ve sonografik inceleme sonucunda mesanenin boşalma durumunu ve mesanede kalan idrar miktarını görerek cerrahiye karar verilir.

Büyümenin en hızlı olduğu yaşlar 40-60 yaş dönemidir. Bu dönemde boyut olarak en fazla büyüme gerçekleşir. Prostat kanseri de çoğunlukla 40lı yaşlardan sonra görülmeye başlar ve belirti verir. Bu bakımdan 40 yaşından itibaren mutlaka yılda 1 kez klinik muayene, laboratuar tetkiki ve sonografiden oluşan prostat check-up yaptırılmalıdır. Kandaki PSA (Prostate Spesific Antigen) düzeyi, mutlaka her hasta veya hasta adayında bakılması gereken önemli bir parametredir. PSA, prostattaki büyümenin selim veya habis olduğunu ayırmada çok önemli bir ölçek olarak kabul edilmektedir. Hastalar bazen kaçınsa da, hekim muayenesi (dijital rektal muayene) mutlaka gerekmektedir.Çünkü prostat kanserinde laboratuar tetkikleri normal çıkmasına rağmen hekim muayenesinde kanser olgusu tespit edilen vakaların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.
Sağlığınızı renklendiren ve renklerle destekleyen mucizeler içinde son yıllarda sıklıkla bahsedilen en önemlilerinden biri likopendir. Likopen prostat kanserine karşı sağladığı benzersiz koruma ile erkeklerin vazgeçilmez besin destekleri arasında çoktan yerlerini aldı. Ve yeni bir bilgi: Likopenin de aynı zamanda arındırıcı yani detoks yapıcı etkisi olduğu belirlendi. Likopen domatese, karpuza ve pembe greyfurta kırmızı rengi veren maddedir. Likopen sıradan bir renklendirici değildir. Güçlü bir antioksidandır. Kansere ve yaşlandırıcı dejeneratif hastalıklara karşı dikkate değer bir destek sağlamaktadır.Likopen kan ve dokularda normalde de bulunur. Beta karoten ve diğer karotenlere göre kandaki miktarı daha fazladır. İnsan vücudunda likopen imal edilmez. Besinlerle ya da destekleyici olarak dışarıdan alınması gerekmektedir. Serbest radikallere bağlı hücre zararlanmasının aterosklerozis (damar sertleşmesi), kanser, katarakt, artirit ve diğer yaşlandırıcı hastalıkların başlamasında ve ilerlemesinde, kısacası yaşlanmada önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Sigara dumanı, hava kirliliği, tedavi amaçlı radyoaktif ışınlar ve egzoz dumanı gibi çevresel toksinlere fazlaca maruz kalmak hücresel zararı, vücudun savunma sisteminin başa çıkamayacağı kadar arttırır. Sizi serbest radikallerden koruyan doğal mekanizmalarınız ise siz yaşlandıkça zayıflar. Bu sebeple yaşlılar, sigara içenler ve çevresel toksinlere fazlaca maruz kalanlar yaşlandırıcı dejeneratif hastalıklara karşı daha hassastırlar. Likopen vücudunuzu serbest radikal zararlılarından korur, antioksidan savunma sisteminizi güçlendirir.
 
Erkeklerde her gün 1 adet domates tüketiminin, vücuda sağladığı likopen desteği sebebiyle prostat kanserini önemli oranda azalttığını belirlenmiştir. Daha sonra yapılan çalışmalarda domatesin prostat kanserinin yanı sıra meme kanserinden de koruyabildiği; kalp hastalıkları, astım ve osteoporoz oluşma riskini azalttığı gösterilmiştir.
 
 
LİKOPEN HANGİ BESİNLERDE VAR?
 
·         Domates
·         Domates salçası, domates sosu, domates püresi
·         Ketçap
·         Pembe greyfurt
·         Karpuz 
  
İdrar yolu enfeksiyonları ıslak mayo kullanımı gibi faktörler nedeniyle özellikle yaz aylarında sıklaşıyor. Doğal bir çözüm arıyorsanız cranberry ekstrelerini içeren besin desteklerini veya çay ile meyve sularını deneyebilirsiniz. Cranberry idrardaki hippurik asit üretimini arttırıp idrar yolları üzerinde kuvvetli bir antibiyotik etki yaratarak sağlıyor. Bunun yanı sıra içerdiği antosiyonidin ve flavonoid glikosidleri ile hem güçlü bir antioksidan etki gösteriyor, hem de bakterilerin idrar yollarına tutunup çoğalmasına engel oluyor. Sonuçta idrar yolu enfeksiyonlarının süresi kısalıyor, ağrı, yanma ve kaşıntı gibi belirtiler de azalıyor.   Ancak yine de idrar yolu enfeksiyonundan şüpheliyorsanız veya tekrarlayan enfeksiyonlar yaşıyorsanız Hattat Klinik üroloji uzmanınıza başvurmanız gerektiğini hatırlatalım. Hamileler, emziren anneler ve çocukların ise doktorlarında danışarak bu üründen faydalanmalarında yarar var. 
Kış aylarında havaların soğumasıyla beraber prostat problemlerine yatkın hale gelirsiniz. Bu nedenle özellikle idrar yollarında hassasiyetiniz varsa kışın korunmak için aşağıdaki önerilerden faydalanabilirsiniz:
  • Vücudunuzu ve ayaklarınızı sıcak tutun.
  • Kabız kalmamaya özen gösterin.
  • Düzenli egzersiz yapın.
  • Alkol tüketimine dikkat edin.
  • Düzenli aralıklarla ihtiyaç hissetmeseniz de tuvalete gidin.
  • Mesane boynu ve prostatı harekete geçirecek ilaçları doktorunuza danışmadan kullanmayın.
Gece idrara kalkma, sık sık idrara gitme, kesik kesik idrara çıkma, idrar yaparken yanma sızı, idrarda kanama, idrar akışında yavaşlama ya da incelme gibi şikayetleriniz olursa vakit kaybetmeden Hattat Klinik uzmanınıza başvurun. 
Nar suyunun kalbe faydalı olduğu birçok araştırma ile gösterildi. İçindeki “tanin” ve “antosiyanidin”lerle yüksek bir antioksidan güce sahip olan nar suyu kan akımını olumlu yönde etkilediği, kötü kolesterol LDL seviyelerini azalttığı biliniyor. Nar suyunun çok bilinmeyen bir başka faydası da son dönemde konuşulmaya başlandı. Nar suyu prostat kanserinin ilerlemesini yavaşlatmada yararlı gibi görünüyor. Bu konuda daha çok araştırmaya ihtiyaç olsa da bugüne kadar yapılan çalışmalar umut vaat ediyor. Sizde yarattığı bir rahatsızlık yoksa günde 1-2 bardak nar suyu içmenizde bu nedenle bir zarar yok, yararlı da olabilir. Ancak nar suyu bazı ilaçlarla etkileşime girebildiğinden yine de doktorunuza danışmanızı öneriyoruz. 
Kışın kapımızı çaldığı bugünlerde Dünya Sağlık Örgütü Sosyal Medikal Yaşlanma Uzmanı Dr. Ece Hattat'tan soğuk algınlığı önerileri aldık.Özellikle soğuk algınlığına probiyotik desteği ile ilgili bilgiler veren Dr. Ece Hattat şunları anlatıyor:
Probiyotikler (probiyotikli yoğurlar, içecekler) bağırsakta doğal olarak bulunan bakterilere ek olarak bağırsağa yeni ve dost bakteriler ekleyen besin destekleridir. Başta bağırsak sağlığı olmak üzere sayısız faydaya sahip olan probiyotiklerin bağışıklık sistemini kuvvetlendirdiği de biliniyor. Bunun nedeni vücudunuzda enfeksiyonlara karşı koruma kalkanı görevini üstlenen bağışıklık hücrelerinin %70’nin sindirim sisteminde bulunmasıdır. Kısacası, bağırsak sağlığınızı kuvvetlendirdiğinizde enfeksiyonlara karşı direncinizi de arttırırsınız. Probiyotikler mantar enfeksiyonlarında, vajinit denilen vajina enfeksiyonları ile idrar yolu ve mesane enfeksiyonlarında önemli yararlar sağlıyor. Son dönemde 272 kişi üzerinde yapılan yeni bir çalışma, probiyotiklerin özellikle sonbaharda artan gribe karşı da koruma sağladığını gösterdi. Bu durum özellikle laktobasillus içeren probiyotik desteklerinde geçerli. Ancak prebiyotik denilen ve probiyotikler gibi bağırsak sağlığına katkıda bulunan yiyecekler de gribe karşı koruma sağlıyor. Prebiyotikler ince bağırsağınızda hiç sindirilmeden kalın bağırsağa geçen yiyeceklerdir. Fasulye, nohut gibi baklagiller, enginar, soğan, sarımsak gibi yiyecekler prebiyotik besinlerdir. Bu nedenle özellikle mevsim geçişinin olduğu bu dönemde beslenmenize hem probiyotik destekleri hem de prebiyotik özellik taşıyan gıdaları eklemelisiniz. Probiyotikli ürünleri ara öğün olarak da alabilirsiniz.
Son dönemde HDL (iyi), LDL (kötü) kolesterole yeni bir kavram daha eklendi: “Küçük ve yoğun LDL” parçacıkları yani VLDL kolesterol. VLDL kötü kolesterol LDL'nin en zararlı olan alt grubudur. Bu madde de aynı HDL ve LDL kolesterol gibi kolesterol, protein ve trigliseritlerin bir karışımından oluşur. Ancak LDL kolesterol en yüksek kolesterol, HDL en yüksek protein seviyesine sahipken, VLDL bir kan yağı cinsi olan trigliseritten zengindir. “Bunun ne önemi var?” derseniz hemen söyleyelim. VLDL seviyelerinin artışı kalp damar hastalığı riskinizi oldukça yükseltir. Yani kolesterol seviyeleriniz normal de olsa,  küçük ve yoğun LDL düzeyleriniz fazla ise damar hastalığı riskiniz yükselmiştir.   Bu nedenle kolesterol seviyelerinizi kontrol ettirirken VLDL seviyelerinize de baktırmalısınız. VLDL’niz 5 ile 40 mg/dl’nin üzerindeki rakamlarda ise son derece dikkatli olmanız gerektiğini bilmelisiniz. Bununla beraber LDL seviyelerinizi düşük (130’un altı iyi, 100’ün altı çok iyi, 80’in altı mükemmeldir),   HDL’nin yüksek (erkeklerde 40, kadınlarda 45’in üstü iyi, 50’nin üstü çok iyi, 60’ın üstü mükemmeldir) tutmaya gayret etmelisiniz. Trigliserit seviyelerinizi 200’ün altında tutmanız da oldukça faydalıdır. 

Kolesterolü ve trigliseridi yüksek olan hastaların yüzünü hemen bir şaşkınlık ifadesi kaplar. Bunun nedeni hastaların sorunun sadece dengesiz beslenmeden kaynaklandığını düşünmeleridir. Lipit yüksekliği sorununun beslenmeden çok /kalıtsal veya ailevî etkenlerle, bazı hastalıklarla ya da kullandığınız ilaçlarla ilişkili olduğunu bilmezseniz boş yere üzülebilirsiniz. LDL kolesterol yüksekliğinin de, HDL kolesterol yüksekliğinin de, trigliserit artışının da bazı önemli hastalıkların ilk işaretleri olabileceğini bilmenizde ve bu problemlerin kaynaklı olabileceğini unutmamanızda yarar var.
Kısacası kolesterol ve trigliserit artışı, kalıtsal veya edinsel olabilir. Kalıtsal, veya ailevî kolesterol ve trigliserit yüksekliği sorunu LDL’nin (kötü kolesterol) üretimindeki bozukluklardan, LDL kolesterolü taşıyan proteinlerindeki (apolipoprotein B) ailevî kusurlardan, trigliserit metabolizmasında önemli işlevler üstlenen lipoprotein lipaz aktivitesindeki yetersizlikten, düşük miktarda apo A-1 proteini üretimi sonucu HDL (iyi kolesterol) üretimindeki azalmadan kaynaklanabilir.
·         Kas ve kirişlerinizin üzerinde, gözkapaklarınızda sarı renkli cilt kabarıklıkları (ksantomlar) fark ederseniz,
·         Ailenizde şeker hastaları ve/veya ürik asit yüksekliği olanların fazla sayıda olduğunu düşünüyorsanız,
·         Birinci derece akrabalarınızda erken yaşlarda koroner arter hastalığına bağlı kalp krizleri ve ani ölümler varsa,
·         Tekrarlayan karın ağrısı ile karakterli akut pankreatit ataklarından yakınıyorsanız, ailevî kolesterol-lipit sorunlarının sizi de ilgilendirebileceğini düşünmeli ve uzman bir doktordan yardım istemelisiniz.
 
 
 
 
Sadece kadınlar değil, yaşı ilerleyen erkekler de kalsiyum desteklerinden yararlanabilir. Osteoporoz her ne kadar erkeklerde daha az görülse de, erkekler de yaşla birlikte kemik kaybeder. Erkeklerin üçte birinde 75 yaşına gelinceye kadar osteoporoz görülmektedir.
Kalsiyum ve D vitamini gençken kemik dokusunun oluşumu ve yaşla birlikte de kemik kaybını önlemek için çok önemlidir. Kalsiyum ve D vitamini destekleri kalça ve bel kemiği kırık riskini azaltır.
 
Kalsiyum: Erkekler her gün ne kadar almalıdır?
YAŞ                                       Günlük Önerilen Kalsiyum Miktarı
49 veya daha genç                 1.000mg
50 veya daha yaşlı                  1.200mg
 
Vitamin D: Erkekler her gün ne kadar almalıdır?
YAŞ                                       Günlük Önerilen Kalsiyum Miktarı
49 veya daha genç                 200 IU
50-70                                      400 IU
71 veya daha yaşlı                  600 IU
 
Eğer diyetinizle önerilen miktarlardan daha az kalsiyum ve D vitamini alıyorsanız, kalsiyum ve D vitamini destekleri almanız konusunda doktorunuza danışmanız gerekiyor.
Bu desteklerden daha iyi yararlanmak istiyorsanız, en azından zarar görmekten korkuyorsanız Hattat Klinik uzmanınızdan  yardım almanızda fayda var.
 
 
Ozon üç oksijen atomundan oluşan bir kimyasal bileşiktir (O3). İki atomlu normal atmosferik oksijenin (O2) çok yüksek enerji taşıyan bir şeklidir. Böylece bu iki çeşit molekülün yapıları birbirinden aşağıdaki gibi farklıdır.O3 oda sıcaklığında renksiz, karakteristik kokusu olan bir gazdır. (fırtınalı havalardan sonra, yüksek yerlerde veya deniz kıyısında hissedilir). İsmi Yunanca "koklamak" manasına gelen ozein’den gelir. Ozon ilk kez 1785 yılında kimyager Joseph Martin tarafından keşfedilmiş ve Alman kimyacı Schöbein tarafından da ilk kez 1840 yılında insanlar üzerinde kullanılmıştır. Ozon gazı, tıpta hastalıkların tedavisinde 150 yıldan fazla zamandır Avrupa, Latin Amerika ve Amerika'da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.
Aktif oksijen molekülü olan ozon gazı kullanılarak yapılan iyileştirici tedavilere“ozon terapi“ denilmektedir. Stresini atma, rahat uyuma, kronik yorgunluğundan kurtulma, başta kanser, kalp hastalıkları, mantar, iyileşmeyen yaralar, diyabet, astım, damar tıkanıklıkları ile Multipl Skleroz, Alzheimer, Parkinson gibi nörolojik hastalıklara, hepatit’e bağlı problemler, cinsel fonksiyon bozuklukları ve sağlıklı yaşlanma sürecinde destekleyici olarak kullanılmaktadır.
 
Ozon terapinin yararları
·         Hücre ve dokulara giden kan dolaşımını hızlandırır.
·         Bağışıklık sistemini güçlendirir. Enfeksiyon hastalıklarına karşı direnci arttırır.
·         Damarları (arter ve venler) yeniler, tansiyonun düzenlenmesini sağlar.
·         Kan ve lenf sistemini temizler.
·         Derinin üçüncü bir böbrek yada ikinci akciğer sistemi gibi çalışmasını sağlar.
·         Kaslarda biriken toksini gidererek kasları gevşetir ve yumuşatır, esnekliğini arttırır.
·         Eklem ağrılarını ve kas rahatsızlıklarını iyileştirir.
·         Hormon ve enzim üretimini normale döndürür.
·         Beyin fonksiyonlarını ve hafızayı kuvvetlendirir.
·         Depresyon ve sıkıntıyı ferahlatıcı etkisi vardır. Stres hormonu olarak bilinen Adrenalini okside ederek genel bir sakinlik sağlar.
·         Cinsel bölgelere giden kan akımını arttırır, damarları güçlendirir, hormonları düzenler. Cinsel fonksiyon sorunlarında iyileşme sağlar. 
·         Daha temiz daha yumuşak ve daha gençleşmiş bir cilt sağlar.
Vücudunuz hücre, doku, organ ve sistemlerden oluşuyor. Bu sistemler birer işçi, ordu veya fabrika gibi sürekli olarak üretiyor, tüketiyor, yaşlanıyor, ölüyor ve yenileniyor.   Hücrelerimiz müthiş bir “kendini yenileme gücü”ne sahip. Bu yenileme süreçleri genetik bir kontrol mekanizmasının altında aksamadan sürüyor. Sizin yapacağınız şey bu “kendini yenileme” için gereken besinleri vücudunuza sistemin ihtiyacına göre uygun zaman ve miktarlarda verebilmektir. Bunun için sadece karnınızı doyurmanız yetmiyor. Öncelikli amaç karnı doyurmak ama bu işin sadece enerji gereksinimi ile ilgili kısmını karşılıyor. Yani yalnızca benzini sağlıyor. Oysa hücre ve dokularınız yenilenirken vitamin, mineral, karotenoid veya flavonoid yapısından maddelere de ihtiyaç duyuyor. 
 
7 Adımda En Sağlıklı Beslenme
Sadece beslenmek yetmiyor, yiyip içtiklerinizin kalitesine, besin unsurları yönünden zenginliğine de dikkat etmeniz gerekiyor. Besin unsurlarından zengin olan sebze, meyve, yağlı tohum veya bakliyat grubu besinleri bilirseniz işiniz kolaylaşıyor. İşte size akılda kalıcı ve uygulaması kolay 7 adımda en sağlıklı beslenme planı:   
 
  1. Haftada 2-4 gün balık yiyin.
  2. Ekmek ve diğer unlu besinlerin kepekli olanlarını, doğal olanlarını tercih edin. Daha fazla posalı besin tüketin. Köy ekmeği, çavdar ekmeği, yulaf ya da kahvaltılık gevrek kullanmaya gayret edin.
  3. Her gün birkaç bardak siyah veya yeşil çay içmeye gayret edin.  Çayınız çok sıcak olmasın. Her gün yarım avuç kabuklu yağlı tohumlardan yemeye çalışın. Bir gün üç-beş ceviz, diğer günlerde 8-10 fındık veya badem, yarım fincan ayçiçeği veya kabak çekirdeği işinizi görecektir.
  4. Zeytinyağını yağ tercihinizin ilk sırasına yerleştirin. Doğal zeytinyağına öncelik verin. 
  5. Sebze ve meyve yemeyi ihmal etmeyin. Her gün bir elma, portakal, şeftali veya iki kivi, mandalina, bir domates ve her öğüne bir salata eklemeye gayret edin.
  6. Her gün bir bardak yarım yağlı yoğurt yemeyi alışkanlık haline getirin.
  7. Yiyeceklerinizin kalori içerikleri kontrol etmeyi ihmal etmeyin. Çok fazla şeker ve yağ içeren yiyecekleri olabildiğince az yiyin. 
Dr. Ece Hattat son dönemin yükselen trendlerinden biri olan  yüksek protein içeren  diyetlerde; proteinden zengin, karbonhidrat ve yağdan ise fakir besinlerin tercih edildiğinin, ancak, aşırı proteinli gıdalarla uzun süre beslenmenin başta böbrek fonksiyonları olmak üzere tüm vücudu zorlayan bir süreç başlattığının altını çiziyor. 

%40 ARTIYOR
Kısa süre önce, Avrupa Diyabet Çalışmaları Birliği'nin 47'nci yıllık toplantısı düzenlendi. Bu toplantıda, İsveç'te yaklaşık 27 bin kişi üzerinde yapılan bir çalışmanın sonuçları açıklandı. Araştırmaya göre; yüksek protein içeren bir beslenme planı Tip 2 diyabet riskini tam yüzde 40 oranında artırıyor. Tam tersine, tam tahıllı gıdalar ve bol lif içeren yiyecekler diyabet riskini düşürüyor. Bu nedenle, kısa sürede hızlı kilo vermek adına, yüksek proteinli diyetleri uygulamayın. Genetik mirasınıza, altta yatan hastalıklarınıza, kullandığınız ilaçlara ve kilo verme hedeflerinize uygun, size özel diyetler uygulamalısınız.
Son yıllarda fast-food ve abur cuburdan başka bir şey yiyemez oldum. Ağzıma bir lokma sebze yemeği koymuyorum. Bu yiyeceklere bağımlı olabilir miyim? diyorsanız Dr. Ece Hattat'ın bu yazısını okumalısınız.

Dr. Ece Hattat'a göre modern besinler, yüksek yağ, yüksek şeker ile tat ve kıvam artırıcı birçok değişik madde içerebiliyor. Örneğin; hazır gıdalar, dondurulmuş gıdalar ve hazır soslarda sık kullanılan MSG (monosodyum glutamat) maddesi, yemeğin tadını arttırıyor ve beyniniz tarafından yiyeceklerin 'süper' lezzetli olarak sınıflandırılmasına yol açıyor.

ÇOK ÖNEMLİ BİR TEST 

Daha da kötüsü, bu maddeler yüzünden beyindeki açlık, tokluk merkezi tam çalışamıyor ve bu gıdalardan çok tükettiğinizde giderek daha sık acıktığınızı fark edersiniz. Yale Üniversitesi, bu gıdalara bağımlılığınız olup olmadığını anlamak için bir test hazırladı. Bu testteki soruların her hangi birini, haftada birkaç kez veya daha fazla yaşıyorsanız; beslenme ve psikoloji uzmanlarının ortak planlayacağı bir programa başlamanız öneriliyor: 

Aç olmasam da yiyorum.
Bazı yiyecekleri beslenme planımdan çıkarma düşüncesi beni strese sokuyor.
Aşırı yemek yüzünden kendimi yorgun hissediyorum.
Bazı yiyecekleri fazla tüketmek bende olumsuz hisler doğuruyor ve bunları düşünmekten, aile, arkadaş, iş veya hobilerime vakit ayıramıyorum.
Bazı yiyecekleri azalttığımda sinir ve gerginlik gibi fiziksel yoksunluk belirtileri yaşıyorum.
Gıda ve yemek yemekle ilgili davranışlarım beni gergin ve hassas bir hale getirdi.
Gıda ve yemek yemekle ilgili davranışlarım hayatımı sürdürmemi zorlaştırıyor.
Duygusal ve fiziksel sıkıntılar doğursa da, hep aynı tarz yiyecekleri tüketiyorum.
Eskiden tükettiğim miktarlar, artık bende keyifli bir his yaratmıyor.
 
Yeni çalışmalar, bel çevresi kalınlığı giderek artan kadın ve erkeklerimizde metabolik sendrom sıklığının da yükseldiğini gösteriyor. Uluslarası çalışmalar  bel çevresi ölçümlerini kadınlarda 80 erkeklerde 90 cm kadar düşürürken bizde son yıllarda bel çevresi gittikçe genişliyor. Sağlık otoriterilerinin verdiği bu yeni bel çevresi değerleri dikkate alınırsa neredeyse her iki üç türkten biri metabolik sendrom adayı. 
 
Metabolik sendrom yarattığı insülin direnci ve glukoz tolerans bozukluğu, HDL kolesterol azalması hipertansiyon trigliserit artması gibi nedenlerle damar sertliği süreçlerini hızlandırıyor. Bu sendroma yakalananlarda özellikle kalp damar hastalıkları ve beyin damar problemleri sıklaşıyor. Metabolik sendromlularda kalp krizleri ve felçlerin sıklaşması bundandır. 
 
Özellikle fazla kiloluluk ve şişmanlık metabolik sendroma giden süreçleri tetikliyor. Hareketsiz bir yaşam tarzı ve yanlış beslenme alışkanlıkları da burada önemli birer faktördür. Ne iyi ki, bu sendrom yaşam tarzı değişikliklerine en kolay yanıt veren sağlık sorunları arasında yer alıyor. İnsülin duyarlılığını tetiklemeyen düşük glisemik yüklü az kalorili dengeli bir beslenme planı iyi bir kilo kontrolü ve düzenli aktivite çoğu kez sendromu kontrol altına almaya yetiyor. 
 
Özellikle fazla kilolu, ailesinde kalp damar hastalığı riski yüksek biriyseniz, akrabalarınız arasında felç ve kalp krizi geçirenlerin yoğunluğu fazlaysa kan basıncınızı kolesterol seviyelerinizi trigliserit düzeylerinizi ve tokluk kan şekerinizi en az yılda bir kez gözden geçirin. İlk fırsatta, kilonuzu azaltacak bir plan geliştirin. Aktivite düzeyinizi arttırmayı ihmal etmeyin. Metabolik sendrom önümüzdeki dönemde başımızı çok ağrıtacak sağlık sorunlarının başında geliyor. 
Dr. Ece Hattat menopoz döneminde egzersizin faydalarını anlatıyor. 
Menopoz dönemi kadınlarda hormon seviyelerindeki ani düşüşle ortaya çıkan fizyolojik ve doğal bir süreçtir. Bu dönemde kadınları bekleyen pek çok can sıkıcı sorun vardır.   Sıcak basmaları, geceleri uykudan dahi uyandıran aşırı bir terleme problemi, uykusuzluk, depresif ruh hali ile yorgunluk ve baş ağrıları pek çok kadını bitkin, halsiz düşürür. Cinsel istekteki azalma, kas ve kemiklerde meydana gelen zayıflama, kalp-damar problemlerine yatkınlaşma ve kilo artışı da menopozdaki kadınları huzursuz eder. Osteoporoz yani kemik kırılganlığının artışı bu süreçte hızlandığından el bileği, kalça ve omurga kemiklerinde kırıklar meydana gelebilir. Tiroid sorunları çoğalır. Karın bölgesinde yağlanma görülür. Yani menopozdaki kadınlar hem fiziksel,  hem de ruhsal ve duygusal yönden yorulur, yıpranır. 
CİNSELLİĞE DE FAYDALI
Ancak bazı küçük önlemlerle menopoz dönemini rahat geçirmeniz mümkündür. Doğru bir beslenme programı ile doktorunuzun önerisiyle başlayacağınız hormon takviyeleri bu dönemde size yardımcı olacaktır. Menopoz hazırlıklarından bir tanesi de egzersiz alışkanlığıdır. Çünkü egzersiz kemik ve kasları güçlendirir, yağ yakmanıza yardımcı olur, kalp-damar sağlığınızı olumlu etkiler, uyku ve ruh halinizi iyileştirir. Menopoz döneminde yapılacak egzersizler cinsel organlara giden kan akımını arttırarak bu dönemde sık karşılaşılan orgazm ve lubrikasyon problemlerine de iyi gelir. Egzersiz menopoz süresince yavaşlayan metabolizma hızı, kilo artışı ve bel çevresi kalınlığı sorunlarında da size sayısız fayda sağlayacaktır. Peki menopoz döneminde nasıl bir egzersiz programı uygulamalısınız?
YÜRÜYÜŞ VE GÜÇ EGZERSİZLERİNİ BİRLEŞTİRİN
Burada önemli olan hem aerobik hem de güç egzersizlerini doğru bir şekilde birleştirmektir. Yürüyüş aerobik egzersizlerin en kolayıdır. Bununla birlikte bisiklete binmek, hafif hızla koşmak, ip atlamak, golf oynamak, tenis ve yüzme gibi sporlar da aerobik egzersizlerdendir. Bunları her gün yaklaşık 30 dakika, rahat rahat nefes alıp vererek, soluk soluğa kalmadan, sizi rahatlatacak bir şekilde yapmalısınız. Ancak eğer aerobik egzersizlere bir de güç egzersizlerini eklerseniz, bir yandan yağ yakarken bir yandan da vücudunuzdaki kas kütlesini arttırabilirsiniz.   Salzburg Üniversitesi’nde yapılan yeni bir çalışma yavaş bir şekilde ve birkaç tekrardan oluşan güç egzersizlerinin menopoz dönemi kadınlarına daha faydalı olduğunu ortaya koydu. Hafta 2-3 kez 10-20 dakikalık sürelerle hafif ağırlıklarla yavaş yavaş çalışmak menopoz sıkıntılarınızı atlatmakta size yardımcı olur. Bunun için bir egzersiz uzmanından da yardım alabilirsiniz. Unutulmaması gereken başka bir nokta da eklem rahatsızlığı olanların eklemlerini zorlamayacak, romatizmal eklem ağrılarının şiddetlendiği dönemlerde yangısal süreçleri arttırmayacak bir program uygulamalarıdır. Tüm bunlara uyduğunuzda siz de menopoz sorunlarıyla siz de daha rahat baş edebilirsiniz.
Neyi ne zaman ve ne miktarda tüketeceğinizi bilirseniz, yorgunlukla daha kolay mücadele edersiniz.  Örneğin yüksek karbonhidrat içeren protein ve paketlenmiş hazır besinler (mısır gevreği, cipsler, kurabiye, gofret ve bisküviler) kana şimşek hızıyla karışan kan şekerini hızla yükseltip aniden alçaltan “yorucu” besinlerdir.  Bunlar başlangıçta size ani bir enerji yükselmesi yapsalar bile,  kan şekerindeki ani yükselmeye tepki olarak kana pompalanan insülin şekeri aniden düşürdüğünden açlık ve yorgunluk duygusu ortaya çıkar.  Odaklanmayı zorlaştırır, aklınızı bulanıklaştırır.  Eğer bunların yerine yüksek lif içeren sebze ve meyveleri, fındık- ceviz gibi tam yağlı tohumları, tam tahıldan yapılan atıştırmaları yerseniz bu gibi sorunlarla pek karşılaşmasınız.  Mısır gevreğinde 77, dondurmada 61, peynirli pizzada 60, muzda 55-60, karpuzda 70 civarında olan “glisemik yük”ün, az yağlı yoğurtlarda 15-20’ye, barbunya fasulyesinde 27, elmada 36, kayısıda 30-40, kivi de 25’e kadar düştüğünü hatırlatalım.  İşte yorgunluk besinlerinin en ünlüleri:  Kraker, cips, şekerlemeler, makarna, pilav, bol yağlı börekler, pizzalar…
 
YORGUNUM, NE KULLANAYIM?
 
Eğer “Besin destekleri yorgunluk tedavisinde faydalı olabilir mi?” diye düşünüyorsanız çok yaygın kullanılan Ginseng, Vitamin B12, DHA ve Koenzim Q-10 içeren takviyelerden ve NADH tabletlerinden yararlanabileceğinizi hatırlatalım.  Eğer bu tabletleri kullanmayı düşünüyorsanız, doktorunuzla görüşmeniz gerektiğini belirtelim.   
 
Ginseng’in yorgunluğu azalttığı ve dayanıklılığı artırdığı, ruh durumu, enerji, fiziksel ve zihinsel performansı geliştirdiğini gösteren güvenilir bilimsel çalışmalar var.  Bununla birlikte aynı bitki uyku kaçırabilir, kan basıncını artırabilir, kalp ritim bozukluğu yapabilir.  Özellikle B12 vitamini eksikliği problemi olanlarda B12 vitamini takviyeleri yararlı sonuçlar verebilirse de doz, kullanım süresi ve kullanım şekli için doktorunuzla görüşmeniz gerekmektedir. Koenzim Q-10 bir enerji üretim merkezi gibi çalışan hücre organcığı mitokondriyalarda bulunan ve enerji üretimini yükselten doğal bir maddedir.  Günlük dozlar 30-300 mg arasında değişerek kullanılabilen bu madde aynı zamanda antioksidan özelliklere de sahiptir.  DHA bir gençlik çeşmesi gibi pazarlanıyorsa da,  kan ölçümleri yapılmadan, meme ve prostat kanseri riskleri araştırılmadan verilmemelidir.  Bu desteğin kadınlarda sivilcelere, yüz kıllanmasına yol açabileceğini de hatırlatalım.  Yorgunluk desteği olarak kullanılan “Efedra” tehlikeli olduğu için yasaklanmıştır. “Kreatin”in etkili olmadığı anlaşılmıştır.  “Guarana” bitkisel bir destektir ama uyku bozukluğu ve kan basıncı yükselmeleri yapabilmektedir. 
 
Bizim önerimiz, yorgunluk desteklerini asla kendi başınıza kullanmamanız. Yorgunluk bazen çok önemli ve tehlikeli hastalıkların ilk ve tek belirtisi olabiliyor.  Yorgunluk deyip geçmeyin yorgunluğa önem verin.
 
Orta yaş ve sonrası erkeklerde meydana gelen testosteron düşüşü, kemik erimesinin ana nedenlerinden biridir. Ayrıca kortizon türevi ilaçlar, sigara, aşırı alkol, düşük vücut ağırlığı ve hareketsiz bir yaşam da kemik erimesine yol açabilir. Kemik erimesi aynı kadınlarda olduğu gibi erkeklerde omurga, kalça kırıklarına sebep olabilir. Kemik erimesi kemik yoğunluğu ölçümleri ile bazı kan ve idrar testleriyle tespit edilebiliyor. Eğer daha önce bir kırık geçirdiyseniz, vakit kaybetmeden bir uzmana başvurun. Bunların sonunda kalsiyum ve D vitamini takviyelerini hekiminize danışarak kullanabilirsiniz. 
Günlük sodyum tüketiminizin yaklaşık bir tatlı kaşığı tuzu aşmaması öneriliyor. Sofra tuzu en bariz sodyum kaynağıdır ama birçok gıda sodyum içerir. Örneğin bir dilim beyaz ekmekte 80-230 miligram, bir bardak sütte 375 miligram, bir bardak hazır domates suyunda 441 miligram sodyum bulunur. Hazır soslar, zeytin, turşu, kabartma tozu, konserve gıdalar, tuzlu krakerler, işlenmiş etler, fast-food ürünler de yüksek oranda sodyum içerir. Amerikan Gıda ve Tarım Dairesi, bu gıdaların günlük sodyum tüketiminin yüzde 45'ini oluşturduğunu açıkladı.
Kuvvetli antioksidanlar içeren nar, kalp sağlığı için iyi bir seçenektir. Son dönemde yapılan bir araştırmaya göre; haftada üç kez 100 miligram nar suyu içenlerin bir yılın sonunda trigliserit düzeylerinde düşüş gözlendi. Ayrıca iyi kolesterolleri yükseldi ve büyük tansiyonları düştü. Kivi ise kalp için yeni bir seçenek. Amerikan Kalp Birliği'nin bu yılki toplantısında açıklanan bir çalışmaya göre; günde bir ila üç adet kivi yemek, günde bir elma yemekten daha etkili şekilde kan basıncını düşürüyor.Sadece nar ve kivi değil, tüm sebze ve meyveleri mevsiminde tüketmeye özen gösterin.
Tip 2 şeker hastalarının hem kan şekeri kontrolü hem de sağlıklı bir kilo aralığı sağlamak için düzenli egzersiz yapmaları şart! Dr. Ece Hattat Amerikan Spor Tıbbı Okulu’nun Tip 2 şeker hastalarına önerdiği egzersiz tüyolarını Sizler için özetliyor:
  • Egzersiz programınızı doktorunuza danışarak hazırlayın. İlaç saatlerinizi, diyabete bağlı komplikasyonların varlığı ve şiddetini göz önünde bulundurun.
  • Kan şekerinizin çok yüksek olduğu zamanlarda egzersiz yapmaktan kaçının.
  • Hergün düzenli egzersiz yapın. Haftanın en az 4 günü hafif-orta şiddette yürüyüş gibi kalp damar sistemini çalıştıracak egzersizleri uygulayın. Haftanın 2 günü düşük ağırlık ve şiddette kas güçlendirici egzersizleri uygulayın. Büyük kas gruplarını 10-15 tekrarla çalıştırın.
  • Aşırı uzun ve yoğun egzersiz programları insülinin etkisini azaltan adrenalin gibi bazı hormonların salgılanmasına yol açtığından kan şekerini yükseltebilir. Bu nedenle egzersiz programına mümkün olduğu kadar yavaş başlayın. Egzersizin seviye ve süresini kademeli olarak arttırın. İhtiyacınız oldukça ara verin.
  • Her bir saat egzersiz için egzersiz öncesi veya sonrasında ektra 15 gram karbonhidrat ve yeterli sıvı alın.
 
Dr Ece Hattat D Vitamininin önemini şöyle anlatıyor: D vitamini kemik erimesi olarak bilinen osteoporoz riskinin azaltılmasında çok önemli bir rol oynuyor. Bunun yanında pek çok araştırma bu vitaminin yumurtalık, meme, prostat ve kalınbağırsak kanserlerinden koruduğunu gösteriyor. İşte bu nedenle özellikle ilerleyen yaşla beraber yeterli D vitamini almak çok önemli. Uluslararası Osteoporoz Vakfı 60 yaş üzerindeki kişilerin ne kadar vitamin D almaları gerektiğini belirledi. Kemik yoğunluğunu arttırmak, düşme ve kırıklardan korunmak için günde 800-1000 IU D vitamini almanız gerekiyor. Bu rakam kilo fazlalığı yaşıyorsanız veya güneşe az maruz kalıyorsanız günde 2000 IU’ye kadar çıkabiliyor. Amacınız kandaki vitamin D seviyelerini yaklaşık 30 ng/ml civarında tutabilmek olmalı. Özellikle kemik erimesi gibi artmış bir riskiniz söz konusu ise kanda 25OHD seviyelerine baktırabilir, böylece ne kadar D vitamini takviyesi yapmanız gerektiğini belirleyebilirsiniz. Malesef bu vitamini ancak sınırlı sayıda besinde bulabilirsiniz. Balık en güvenilir D vitamini kaynaklarından biri. Günde 15-20 dakika güneşe çıkmanız da (öğle saatlerinden kaçının) vücudunuz yeterli D vitamini üretmesini sağlayacaktır.
Dr. Ece Hattat Sizler için dünyanın en sağlıklı besinlerini özetliyor: "2007 yılında George Matelian Foundation isimli kuruluş içindeki antioksidan miktarlarını göz önüne alarak en sağlıklı besinlerin listesini yapmıştır. Buna gore sebzelerden brokoli, ıspanak, havuç ve domates; meyvelerden çilek, kavun, portakal ve üzüm dünyanın en sağlıklı besinleri arasında yer alıyor. Balık da ön safhalarda bulunuyor. Özellikle somon ve ton balığı gibi yağlı balıklar sağlığa katkıda bulunuyor. Kuruyemişlerden ayçiçeği çekirdeği, ketentohumu, fındık, badem, tahıllardan yulaf ve kahverengi pirinç çok faydalı. Baklagiller de bu listede mevcut. Özellikle mercimek, fasülye ve soyadan yapılan tofunun yararı fazla. Sağlıklı yaşam listelerinde damarsal riski arttırdıkları için az yer verilen hayvansal gıdalardan yağsız kuzu, dana ve tavuk eti ile yağsız süt ve süt ürünleri, ve yumurta listenin biraz daha alt sıralarında yer alıyor. Bunun yanında otlardan özellikle maydanoz ve hardal otunun antioksidan miktarı yüksek.   Bu bilgileri göz önünde bulundurarak, beslenmenize antioksidan miktarı yüksek yiyecekleri ekleyebilirsiniz. Dengeli olduğu kadar çeşitliliği fazla olan bir beslenme planı size en yüksek faydayı sağlayacaktır."
Vücudunuzun ürettiği toksik maddelerin birçoğu böbreklerinizden süzülerek atılır.  Böbrekleriniz sizi toksinlerden kurtaran bir “detoks” organı olmanın dışında görevler de üstlenmiştir.   Asit-baz dengesinin korunması (yani iç ortamınızın dengeli tutulması), sodyum ve potasyum dengesinin ayarlanması gibi görevleri böbrekleriniz yapar.  Böbrekleriniz, ihtiyacınız olduğunda su tutan, gerektiğinde de fazla suyu vücudunuzun dışına atan çok özel bir “sıvı dengesi ayarı” sistemine sahiptir.   Kan basıncınızın dengelenmesinde görev alır.  Kan basıncı düşünce onu yükselten, yükselince aşağıya doğru çeken düzeneklerle donatılmıştır.  Böbreklerinizin marifetleri bunlarla da sınırlı değildir.   Gerektiğinde kemik iliğinize kan hücrelerini üretme görevi veren “eritropoetin” isimli maddeyi de böbrekler üretir.  Böbreklerinizin bağışıklık gücünün korunma ve sürdürmesinde de ciddi etkileri vardır.  Kısacası karın boşluğunuzun arka kısmında, bele yakın olarak yerleşmiş olan bu iki küçük organ yaşamsal pek çok işlevin merkez noktasıdır. 
 
NASIL KORUYACAKSINIZ?
 
Böbreklerinizi korumak istiyorsanız herşeyden önce gereksiz yere ilaç kullanmamayı prensip haline getirin.  Doktorunuza danışmadan kullandığınız reçeteli ya da  reçetesiz ilaçların çoğunun, besin desteklerinden, bitkisel ürünlerden bazılarının böbreklerinize zarar verebileceğini unutmayın.  Düzenli aralıklarla su ve diğer sıvı içecekleri tüketmeyi ihmal etmeyin.  İdrar miktarınızda ve renginde meydana gelen değişimleri dikkatle izleyin.  İdrar yanması, sık sık idrara çıkmak, idrar yapmakta güçlük çekmek gibi problemlere önem verin.  Eğer böbreklerin bulunduğu alanlarda -bel ve böğür bölgelerde- tekrarlayan ağrılar hissederseniz nedenini araştırmayı ihmal etmeyin.  
 
BÖBREK YETMEZLİĞİNE DİKKAT!
 
Böbrek yetmezliği her iki böbreğin birdenbire ya da yavaş yavaş görev kaybına maruz kaldığı hallerde ortaya çıkan önemli bir sağlık problemidir.  Erken dönemde tedavi edilmediği zaman diyaliz ihtiyacı ve hatta böbrek nakline kadar gidebilen zor tedavilere neden olabilir.  Böbrek yetmezliklerinin çoğu kez önemsenmeyen, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarının, böbrek taşlarının, şeker hastalığının ve hipertansiyonun sonucu olarak geliştiği biliniyor.  İdrar miktarının azalması, idrara kan karışması sonucu idrar renginin koyulaşması, yüz, göz ve ayaklarda şişme, ani kan basıncı yükselmeleri gibi belirtilerle ortaya çıkan nefritlerin de böbrek yetmezliği ile neticelenebildiği belirtiliyor.  Yıllık sağlık kontrollerinizi yaptırırken böbreklerinizi de gözden geçirmeyi ihmal etmeyin.  
 
Dünya Sağlık Örgütün'de Sosyal Medikal Yaşlanma Uzmanı olan Dr. Ece Hattat doğru alışkanlıklarla ömrünüzü uzatmanın mümkün olduğunu söylüyor. Dr Ece Hattat'a göre uzun bir ömür için sadece iyi bir genetik mirasın yeterli olacağını düşünüyorsanız yanıldığınızı bilmelisiniz. Kaliteli ve aktif bir yaşlanma süreci genetik mirasınızla beraber çevresel, psikolojik, sosyal ve ruhsal sağlığınızı da gözden geçirmenizi gerektirir. Ramazan ayı işte bu değişimlere başlamanız ve hayatınızı yeniden değerlendirmeniz için size değerli bir fırsat sunar.
 
Genetik faktörler kalp-damar hastalıkları, kanser, inme, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve kolesterol gibi pek çok sağlık sorununa zemin oluştursa da gençlik yıllarından beri edindiğiniz yanlış yaşam tarzı alışkanlıkları bu problemlerin oluşmasını kolaylaştırır. Sağlıksız bir beslenme planı, hareketsiz bir yaşam, uyku problemleri, aşırı stres sağlığınızı zannettiğinizden daha fazla etkiler.   University of Cambridge’de 40-79 yaşları arasında 20,000 kadın ve erkek üzerinde yapılan bir araştırma doğru yaşam alışkanlıklarının sağlığınız için ne kadar önemli olduğununun bir kanıtı. Bu çalışmaya göre sigara içmemek, düzenli egzersiz yapmak, ılımlı miktarda alkol almak ve her gün 5 porsiyon sebze ile meyve yemek yaşam sürenize tam 14 yıl ekliyor. Yani sadece dört sağlıklı seçim ile ömrünüzü uzatabiliyorsunuz.
 
Ancak genetik miras ve yaşam alışkanlıklarınızı gözden geçirmeniz tek başına yeterli değil. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yeni yayınlanan bir araştırmaya göre sosyal hayatınız ileri yaşta karşılaşacağınız hastalık riskini ve hayat beklentisini genetik faktörlerden çok daha fazla etkiliyor. Bu nedenle sağlıklı ve aktif bir yaşlı olmak istiyorsanız sosyal çevre ve aile hayatınızı da ciddiye almalısınız.